
II. BÖLÜM: İKTİSADİ MÜNASEBETLERİN VE SINIFSAL AYRIŞMANIN TEMELLERİ
I. FERDİ MÜBADELEDEN İÇTİMAİ SINIF MEFHUMUNA GEÇİŞ
Yazımızın bu safhasına kadar halk mefhumunu bina eden sosyolojik elemanlara değindik. Lakin halk mefhumu yalnızca sosyolojik organlara sahip bir olgu değildir. Halk mefhumu sosyolojik olduğu kadar ekonomik de bir yapıdır. Bu ekonomik yapı varlığını idame ettirebilmek için evvela bireyler arası etkileşime, saniyen de gruplamaya ihtiyaç duymaktadır. Bireyler arası etkileşimin bir neticesi olarak tecelli eden ekonomi ise mikro ölçekli bir ekonomidir. Mevzubahis bu etkileşim iki kutuplu bir yapıdır. Bir taraf ortaya konan veya hâlihazırda sahip olunan bir çıktıyı tarafın kendisince belirlenen bir değer karşılığında diğer bir tarafın tasarrufuna ve mülkiyetine sunması veyahut bu ilişkinin tersi yönünde ilerleyen bir sürecin gerçekleşmesi söz konusudur.
Peki, mikro ekonominin konusunu teşkil eden bu çıktı kavramı tam olarak neyi ifade eder. Çıktı mefhumu esasen mal, mülk, hizmet ve de emeği temsil etmektedir. Emek kavramı ilk bakışta çıktı mefhumunun temsil ettiği mal, mülk ve hizmet gibi olgulardan ayrı niteliklere sahipmiş gibi gözükebilir. Lakin içinde yaşadığımız dünyanın hakim sistemi olan kapitalizmin temel kaidelerine göre emek kavramı da satış faaliyetinin bir parçası olmaktadır. Bireyler mal, mülk ve hizmet satabildiği gibi emeklerini da satma faaliyetinin bir konusu haline getirebilirler. Veyahut kişi mal, mülk ve hizmetler gibi emeği de belirli bir değer karşılığında satın alabilir. Mevzubahis bu etkileşimin konusu duruma göre farklılık gösterse de temel iki aktör olan alan ve vereni alakadar etmektedir.
Halk gibi çok sayıda bireyin dâhil olduğu bir etkileşim ağında tarafları alan ve veren gibi görece basit mefhumlarla açıklamak namümkün olmakla beraber bizi yanlış bir sonuca ulaştırır. Binaenaleyh, halk mefhumunun iktisadi işleyişinin makro ekonomik boyutunu tahlil etmeye çalışırken farklı bir kavrama ihtiyacımız vardır. Bu noktada karşımıza sınıf mefhumu çıkmaktadır. Sınıf mefhumu, halk yapısını bina eden diğer olguların aksine ekonomik yönü ağır basan bir mefhumdur. Diğer cemiyet ve müesseseler varlıklarından mütevellit halk kavramını meydana getirirken, sınıf mefhumu halk mefhumunun mevcudiyetinden dolayı oluşmaktadır.
Yazımızın başında belirttiğimiz üzere halk mefhumunun oluşum sürecinin başlatılabilmesi için iki temel etkileşime ihtiyaç duyulmaktadır. İşbu etkileşimler sosyal ve ekonomik olarak iki ana başlık ile tesmiye edilmektedir. Sınıf mefhumu ise ekonomik etkileşimlerin bir konusudur. Ekonomik etkileşimlerin genişlik ve gelişmişliği ile doğru orantılı olarak toplum içerisindeki sınıflar da belirginleşmektedir. Bu savımızın sebeplerini sıralamadan önce sınıf mefhumunu var eden baş aktörleri anlayabilmemiz gerekmektedir.
II. MÜLKİYETİN MAHİYETİ VE İKTİSADİ DEĞERİN TAYİNİNDE EMEK FAKTÖRÜ
Sınıflar arası farklılıkların başat sebebi özel mülkiyet ve sermayedir. Özel mülkiyet, kişinin dünya üzerinde bulunan veya üretilen herhangi bir somut değeri kendi tasarrufunda olduğunu iddia etmesidir. Özel mülkiyet yapısı gereği insanoğlunun tefekkür ve tahayyülünün bir ürünü olarak ortaya konan belli başlı kaideler ve meşru sebepler ile desteklenmiş bir iddiadır. Tabiatı incelediğimiz takdirde tabiatın kanunları arasında özel mülkiyet olarak algılayabileceğimiz bir kavrama rastlamamaktayız. Bittabi hayvanat âleminde canlılar arasında içgüdüler doğrultusunda gelişen bir hak iddiası mevcuttur. Lakin bu hak iddiasını özel mülkiyetten ayıran en mühim husus nesiller arası aktarımın olmayışıdır. Bu sebepten dolayı bir canlı doğada herhangi varlığın üzerinde diğer rakiplerine karşı hak iddia edebilse de bu iddianın ömrü ya canlının rekabet edebilme süresi, ya da canlının yaşam süresi ile kısıtlı kalmaktadır.
Saniyen, hiçbir canlı hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu miktarın fazlasını da talep etmemektedir. İnsanoğlu ve hayvanatın ayrıştığı mühim konu başlıklarının biri de bu durum içerisinde saklıdır. İnsanoğlu geleceğe dair risk analizleri yapabilmektedir. Bu risk analizleri doğrultusunda ise bir plan ortaya koyabilmektedir. Bu plan veyahut tahayyül grand totalde esasen hayatta kalmak ile ilgidir. Yalnızca kişinin öz yaşamını idame ettirebilmesi değil etrafında bulunan ve çeşitli sosyal etkileşimler ile kendisine bağlı olarak atfettiği kişilerinin yaşamanın idamesi de özel mülkiyetin motivasyonlarından biridir.
Lakin kişilerin sahip olduğu veyahut mutasarrıfı olduğu her varlık özel mülkiyet mefhumunun bir parçası olarak algılanmamalıdır. Bir varlığın özel mülkiyet olarak tanımlanabilmesi için ilgili varlığın iktisadi etkileşimlerden meydana gelen sistemler içerisinde bir değere tekabül edebilmesi gerekmektedir. Tekabül edilen değer coğrafyaya ve zamanın koşullarına değişebilmekle beraber değerin büyüklüğü de herhangi bir ehemmiyet teşkil etmemektedir. Hülasa, değerin büyüklüğünden bağımsız olarak iktisadi değere sahip her varlık özel mülkiyetin bir konusu olma mahiyetine sahiptir.
Peki, maddi dünyada bir varlık neden ve nasıl iktisadi bir değere sahip olur? Bu sualimizin cevabı esasen iktisat bilimin tanımında saklıdır. Yazımızın önceki pasajlarında belirttiğimiz üzere iktisat kaynakların idaresi ile meşgul olan bir alandır. Dünya üzerinde somut varlığı bulunan her materyal geniş düzlemde bir kısıta tabiidir. Bu kısıtın varlığının sebebi ise üzerinde yaşadığımız gezegen olan Dünya’nın da bir kısıtının olmasıdır. Kısıtlı bir varlığın bünyesinde bulunan hiçbir materyal kısıtsız ve sınırsız olarak atfedilemez. İnsanoğlunun üzerinde yaşamını sürdürdüğü dünya dahil, etkileşim kurduğu veyahut kurabileceği her nevi varlık bir kısıtlanmaya tabiidir. Varlıkların sahip olduğu iktisadi değer ise bu kısıtın genişliğiyle orantılı olarak gelişim göstermektedir.
Dünya üzerinde bir materyal ne denli az veya o materyale ulaşım ne denli meşakkatli ise ilgili materyalin iktisadi değeri o ölçüde artmaktadır. Bir materyalin miktarı da iktisadi değerin belirlenmesinde tek başına yeterli bir parametre değildir. Evet, bir materyalin miktarı azaldıkça değeri artmaktadır lakin insanoğlunun ihtiyaçlarından dolayı oluşan talep de en az miktar kadar yüksek tesire sahip bir ölçektedir. Mevzubahis bu ihtiyacın kaynağı çok çeşitli olabilmektedir. İhtiyaçlar kimi zaman fizyolojik, kimi zaman da psikolojik temellere dayanabilmektedir. İnsanoğlunun medeniyeti kısaca fizyolojik ve duygusal hacetlerin çerçevesinde bir tekâmül göstermiştir.
Bir materyalin iktisadi değerini belirlerken kullanılan üçüncü ölçek ise emek mefhumudur. İnsanlar tarih boyunca doğadan elde ettikleri materyalleri ham madde olarak kullanarak ve elde etme veya üretim gibi süreçlerden geçirerek çeşitli formlar haline getirebilmiş ve bu materyallere yeni işlevler kazandırabilmiştir. Doğada bulunan orijinal formlarından ve işlevlerinden ayrılarak çeşitli biçimler ve fonksiyonlar kazanan materyallerin iktisadi değerinin belirlenmesi sırasında da doğadan ayrılarak son suretini kazandığı ana kadar süregelen serüvenler boyunca sarf edilen emek bir ölçek olma mahiyetine kavuşur. Bir materyali elde etmek için sarf edilen emek ne denli büyükse o materyalin iktisadi değeri de aynı oranda artmaktadır. Hülasa, bir varlığın iktisadi değeri miktar, ihtiyaç ve emek parametreleri baz alınarak belirlenmektedir.
III. ÜRETİM FAALİYETİNİN BİR ŞARTI OLARAK SERMAYENİN TEŞEKKÜLÜ
Sınıf müessesesini meydana getiren diğer bir aktör olan sermaye ise özel mülkiyetin bir dönüşümüdür. Sınıf kavramı temelde üretim faaliyetlerinin bir çıktısı olarak neşet etmektedir. Özel mülkiyet ve sermayenin ayrıştığı nitelik ise mevzubahis bu üretim faaliyetidir. Üretim faaliyeti olarak adlandırdığımız bu olgu iyi idrak edilebilmelidir. Kişi, sahip olduğu varlıkları bir üretim sürecine müdahil ederek yeni materyaller meydana getirebilir ve bu yolla da üretme eylemini gerçekleştirebilir. Kişiler yalnızca kendi tasarrufları için üretim yapabilirler lakin bu üretim, üretim faaliyetine bir konu teşkil etmemektedir. Bu eylemin üretim faaliyetinin bir parçası haline gelebilmesi için üretim niyetinin pazara yönelik olması gerekmektedir. Pazarın boyutu veyahut niteliği bu noktada herhangi bir ehemmiyete sahip değildir. Bu savımızı bir misal ile desteklendirelim.
Köyde yaşayan bir kişi sahip olduğu arazi üzerinde kendi ihtiyaçlarını gidermek için tarım yapabilir. Yapılan bu tarım neticesinde ihtiyaç duyduğu veyahut ihtiyacının üzerinde olacak bir miktarda tahıl elde edebilir. Kişimiz sonuç olarak sahip olduğu varlıkları bir materyal haline getirerek bir üretim gerçekleştirmiş olur. Ancak ifa ettiği üretim vesilesi ile elde ettiği tahılın bir kısmını veyahut tamamını pazar olarak algılayabileceğimiz köy meydanına getirerek belirlediği herhangi bir ekonomik değer karşılığında satış faaliyetinin konusu haline getirmez, tamamını kendi tasarrufunda tutarak tüketir ise yapılan üretim, üretim faaliyetinin kapsamına girmemektedir.
Peki, bahsettiğimiz bu pazar kavramı nasıl meydana gelmektedir? Yazımızın önceki safhalarında aktardığımız üzere kişiler, fizyolojik veyahut psikolojik temellere dayandırarak ihtiyaç olarak tanımladıkları materyallerin tamamını ekseriyetle öz tasarruf ve eylemleri ile elde edememektedir. Bu duruma binaen, belirledikleri bazı ihtiyaçları kendilerinden haricen kişilerin tasarruf ve eylemleri neticesinde ortaya çıkan bu üretimin mutasarrıfı ve maliki olan kişiye müşterek ve maşeri bir kabul ile belirlenen bir ekonomik değeri teslim ederler.
İşbu eylem alış-veriş olarak tesmiye edilmekle beraber bir ekonomik etkileşimi meydana getirmektedir. Topluluk halinde yaşayan bireylerin arasında oluşan ekonomik etkileşimlerin birbirlerine eklemlenerek geniş çerçevede bir bütün olarak algılandığı durum itibariyle bir pazarın mevcudiyetinden söz edebiliriz. Bir üretim faaliyetinin hayata geçirebilmesi için üretim faaliyetinin çapı ve nitelikleri ile doğru orantılı olarak artan veyahut azalan bir sermayeye ihtiyaç vardır. Sermaye kavramının noksan olduğu üretimler, üretim faaliyeti olma vasfına erişememektedir. Kişiler her ne kadar anlık olarak ihtiyaç duydukları miktarın üzerinde bir üretimi sermaye olmaksızın gerçekleştirebilse de ortaya çıkan anlık ihtiyaç faydası materyaller uzun vadede oluşacak veyahut oluşabilecek ihtiyaçlar karşılığında kullanılacaktır. Kişiler eğer uzun vadede dahi ihtiyaç fazlası olma niteliğini koruyabilecek miktarda materyalin üretimini gerçekleştirmek istiyorsa sermaye olarak kullanılabilecek belirli bir miktardaki ekonomik değere sahip varlığı envanterinde bir mevcut haline getirmelidir. Sermayenin üretim sürecine dâhil edildiği düzlemle gerçekleştirilen üretim eylemi ekonomik bir vasfa sahip olarak üretim faaliyetinin bir konusu haline gelmektedir.
Peki, sermaye nasıl oluşmaktadır? Bu sualin cevabını verebilmemiz için özel mülkiyet kavramına bir geri dönüş gerçekleştirmemiz gerekmektedir. Sermaye mefhumu tanımı gereği üretim faaliyetinin bir konusudur. Dolayısıyla üretim faaliyetinin gerçekleşmediği bir durumda sermayenin mevcudiyetinden veyahut dönüşümden de söz edilemez. Kişiler, eğer iktisadi değere sahip özel mülkiyetinin mevzubahis bu iktisadi değerini üretim sürecinin bir parçası haline getiriyorsa özel mülkiyetin belirlenen bu parçası sermaye mefhumun sahip olduğu niteliklere kavuşur. Bu noktadan itibaren özel mülkiyetin belirlenen bu parçası kişinin yalnızca tasarrufunda bulunan ekonomik bir değer olmasının yanında kişinin yürüttüğü üretim faaliyetinin de bir parçası haline gelmektedir.
Oluşan bu ilişkiler ağına baktığımız takdirde karşımıza çıkan sonuç şudur; bir kişi üzerinde tam tasarrufunun olduğu bir özel mülkiyete sahip değil ise maliki olduğu özel mülkiyetin bir kısmını sermayesi haline getiremez. Binaenaleyh, miktarından bağımsız herhangi bir sermayenin mevcudiyetinden söz edilemiyorsa üretim faaliyeti de hayata geçemez. Elde ettiğimiz bu sonuç ise sınıf mefhumunun oluşmasının en büyük müsebbibidir. Hayvanat âleminde gözlemlendiğimiz ve içgüdüler neticesinde cereyan eden hak iddiası ve insanoğlunun ortaya koyduğu bir mefhum olan özel mülkiyeti ayrıştırırken en mühim farklılığın iki iddianın arasındaki diğer nesillere doğru yapılabilen aktarım olduğundan bahsetmiştik. İçine doğduğumuz sistemin kuralları ve kanunları neticesinde özel mülkiyet ve bu mefhumdan neşet eden sermaye bittabi bu aktarım söz konusu olmaksızın kişilerin kendi eylemleri ve kararları neticesinde elde edilebilmektedir. Yani, bir kişi özel mülkiyete ve sermayeye üst nesillerinden aktarılmaksızın sahip olabilir.
IV. VARLIĞIN TEMERKÜZÜ: KARTOPU METAFORU VE SINIFSAL KATMANLAŞMA
Lakin her ne kadar mevzubahis bu özel mülkiyet ve sermaye üst nesillerden aktarılma durumu söz konusu olmadan elde edilse de en nihayetinde alt nesillere aktarımı gerçekleşecektir. Bu kanun sebebiyle toplumun bir kısmında sürekli olarak özel mülkiyet ve sermaye aktarımı gerçekleşecektir. Kapitalizmin ortaya koyduğu sistemin kurallarının bir neticesi olarak kişiler sahip oldukları sermaye ve özel mülkiyet üzerindeki tasarrufları neticesinde daha fazla ekonomik varlığa sahip olabilmektedir.
Özel mülkiyet ve sermayenin bu artışını kartopu örneği ile somut bir hale getirerek daha kolay idrak edebiliriz. Dağ yamacı boyunca yokuş aşağı kar üzerinde yuvarlanan bir kartopu tahayyül edelim. Bu kartopu kar üzerinde yuvarlandığı sürece üzerinde yuvarlandığı karlı zeminden kendisine hacim kazandıracaktır. İşbu kartopu hacim kazandıkça zeminden toplayarak kendi bünyesine kattığı kar miktarı da parabolik bir artış grafiği çizecektedir. Bu artış belirli bir noktaya ulaştıktan sonra artık bir kartopundan değil bir çığdan bahsederiz. Bu raddeden itibaren çığ olarak isimlendirdiğimiz bu ahval, kartopunda gözlemlediğimiz şekilde kütlesinin hacmince arttırmayacak, yamaç boyunca zeminde bulunan tüm karı beraberinde sürükleyecektir.
Peki, kartopu örneğimizde kullandığımız metaforlar özel mülkiyet ve sermaye mefhumunun işleyişinde neye tekabül etmektedir? Bu misalimizden yola çıkarak yamaç zemini boyunca uzanan karı bir toplumun sahip olduğu tüm ekonomik değer, varlık ve çıktıya benzetebiliriz. Kartopu ise özel mülkiyeti, dolayısıyla sermayeyi temsil etmektedir. Kartopunun yamaç boyunca yokuş aşağı yuvarlanması ise özel mülkiyet ve sermayenin nesiller boyunca aktarımına karşılık gelmektedir. Kartopunun hacmi arttıkça kendi hacmine kattığı karın miktarının parabolik artışı ise sermayenin piyasa içerisindeki artışı ile aynı mekanizmadır. Kartopunun ilerleyişi ve büyüyüşünü artırmak için karşılaşmaması gerektiği doğal engel ise sermaye sahiplerinin iktidar ve sistem ile ihtilafa düşerek karşı karşıya gelmeme ve sermayenin muhafazasına yönelik gösterdiği çabaya denk düşmektedir. En son olarak kartopunun büyüyerek hacmini yeterli ölçüye ulaştırdıktan sonra çığa dönüşmesi burjuva sınıfını ve bu çığın dağ yamacı boyunca serilen tüm karı beraberinde sürüklemesi ise oluşan bu sınıfın toplumun diğer kesimleri üzerinde kurduğu tahakkümün bir metaforudur.
Bahsettiğimiz tüm bu edinim, aktarım, muhafaza ve artış işlemlerinin neticesi olarak toplumun küçük bir kısmı toplumun sahip olduğu varlığın çoğunluğunu elinde tutar bir hale gelir. Bir toplumun sahip olabileceği varlığın kısıtlı olmasından mütevellit toplumun bahsettiğimiz bu kısmından hariç kalan çoğunluk varlığın taksiminden kalan küçük miktarı kendi arasında pay etme mecburiyetinde kalır. Son tabloya baktığımız takdirde ise varlığın ekseriyetinin toplumun ekalliyetinde, varlığın ekalliyetinin ise toplumun ekseriyetinde toplandığını görürüz.
Bu ahval içinde bulunduğumuz sistemin bir parçası olan varlık kavramının temerküz etmeye meyilli olmasının bir neticesidir. Sistemin bu davranış kalıbı neticesinde ekonomik etkileşim ağı toplumu iki ana grup altında sınıflandırır. Düzlemin bir tarafında azınlığı teşkil eden ekonomik çıktısı geniş bir sermaye ve varlığı geniş mülkiyeti olan bir sınıf, diğer bir tarafında ise çoğunluğu teşkil eden ekonomik çıktısı emek ve varlığı dar mülkiyeti olan bir sınıf meydana gelmektedir. Düzlemin iki yakasında kalan bu sınıfları burjuvazi ve proletarya olarak tesmiye etmekteyiz.




