I. BÖLÜM: HALK MEFHUMUNUN TEŞEKKÜLÜ

I. HALK VE MİLLET MEFHUMLARININ MAHİYETİ

Yazımızın başlığında belirttiğimiz bu soruya cevap vermeden evvel, ilk olarak halk adını verdiğimiz mevzubahis bu cemiyetin ne olduğunu her yönüyle tahlil ve idrak etmek, daha sonra da halkçılığın ne olduğunu açıklığa kavuşturmak elzem ve zaruridir. Buna binaen, yazımıza öncelikle halkın tanımı ile başlayacağız. Sınırları belirlenmiş bir coğrafya üzerinde yaşayan, aynı ekonomik sistemin bir parçası olarak varlığını sürdüren, topyekûn bir surette müşterek bir sosyolojinin azası olan ve en nihayetinde bireylerden oluşan insan topluluğuna halk denmektedir.

Anlam olarak her ne kadar millet mefhumu ile yüksek oranda bir benzerlik gösterse de halk olgusu yapısı gereği ekonomik ve sosyolojik bir temel üzerine yükselir. Kavramsal düzlemde halk ile milleti ayıran husus da tam olarak bu temel farklılığıdır. Millet adı verilen yapıyı bina eden faktörlerden başat olanı kültür iken, halk ekonomik ve sosyolojik paradigmaların çerçevesinde meydana gelmektedir. Birbirinden ayrışan paradigmalar üzerinden yükselip tanımlansa da halk yapısı, millet mefhumunun bir alt kümesidir. Bu sava binaen şunu söyleyebiliriz ki aynı zamanda milletleşmenin son basamağı da halklaşmaktır. Halklaşma serüvenini nihayete erdiren bir topluluk son aşama olarak müşterek bir hars birikimini de ortaya koyarak millet olma vasfına nail olur.

Aynı ekonomik sınıfların mensubu olsalar dahi aynı iktisadi sisteme dâhil olmayan iki ferdin aynı halkın mensubu olmasından söz edilemez. Ekonomik faaliyetler etkileşim üzere kurulmaktadır. Bir tarafın üreten veya veren, diğer bir tarafın ise tüketen veya alan olması şarttır. Unutulmamalıdır ki tanımımızdan da anlaşılacağı üzere bu etkileşim yalnızca parasal olmak zorunda değildir. Para temelli olmayan değerler de bir ekonomik etkileşim meydana getirebilir. Çünkü iktisat kaynakların idaresi ile meşgul olan bir alandır. Mevzubahis bu etkileşimin olmadığı bir senaryoda ekonomik faaliyetten de bahsedilemez. Bu etkileşimi iyi tahlil etmek gerekmektedir. Ekonomik etkileşimler bir bireyin kendi iradesi ile ürettiği, meydana getirdiği, var ettiği veyahut hâlihazırda sahip olduğu herhangi bir değeri herhangi bir karşılık almak koşuluyla başka bir kişinin tasarrufuna bırakmasıdır.

Halk yapısında bu etkileşimin hayli komplike ve girintili bir şekilde karşımıza çıktığını görürüz. Halkı meydana getiren bireyler hayatları boyunca sürekli olarak bir ekonomik değer üretmektedir. Bu ekonomik değerler kimi zaman bir meta, kimi zaman emek, kimi zaman ise hediye olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu değeri yalnızca satış faaliyetinin veyahut verme amelinin konusu olarak algılamamak gerekir. Tüketim de bir ekonomik değerdir. Kişiler doğdukları andan itibaren kaynak tüketimine başlarlar. Asri dünyada kişinin tüm fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını yalnızca kendi tasarruflarıyla karşılaması mümkün değildir. Binaenaleyh, kişi hayatta kalmak için her daim başka bir kişinin varlığına muhtaçtır. Ekonomik etkileşim, toplum içinde yaşayan bir kişinin gözlerini dünyaya açtığı ilk andan itibaren var olmaktadır.

Peki, bu olgunun aleyhinde bir vaka gerçekleşebilir mi? Yani, kişi hayatı boyunca herhangi bir ekonomik etkileşim kurmadan hayatını idare ettirebilir mi? Bu durum esasen teorik olarak mümkündür. Lakin pratikte çok nadir cereyan eden bir vakadır. Kişinin hayatı süresince herhangi bir ekonomik etkileşim kurmaması için ferdin mutlak bir yalnızlık içinde yaşamanı sürdürmesi gerekmektedir. Bu durum için ıssız ada örneği makul bir misal olabilir. Issız bir adada yaşamını sürdüren ve başka bir insan ile herhangi bir surette etkileşim ve iletişim kuramayan kişinin içinde yaşadığı adanın kaynak ve imkânları dâhilinde yaşamını asgari şartlarda bir süre boyunca idare edebilmesi mümkündür. Ortada kişimizden haricen başka bir bireyden bahsedemediğimiz için herhangi bir ekonomik etkileşim de söz konusu değildir. Mevzubahis bu fiktif senaryoda kişimiz, sahip olduğu tüm değerleri kendi tasarrufu ile elde eder ve tabii ki bu değerler kesinlikle kişinin tüm ihtiyaçlarını karşılayamaz. Bu hususta esas odaklanılması gereken nokta da kişinin hayatta kalabilmesinin şeraiti değil, ekonomik etkileşimin namevcutluğudur. Issız bir adada tek başına iptidai koşullar ile her türlü içtimai ve iktisadi tekâmülden mahrum kalarak yaşama tutunan kişinin bir halkın mensubu olduğunu ne ölçüde söyleyebiliriz? Issız adaya düştüğü andan itibaren halk yapısının hudutlarının dışına çıkmış olmakla beraber hakiki bir birey mevcudiyetinden de bahsedilemez. Çünkü insanı birey yapan şey etkileşimin içinde olmasıdır.

II. BİREYİN TEŞEKKÜLÜ VE İÇTİMAİ KAİDELER

Halk yapısını incelerken en küçük parçadan yani bireyden başlayarak, en büyük küme olan millet mefhumuna ilerleyerek içten dışa doğru bir tahlil istikameti çizeceğiz. Bu kümeler istikametinin durakları sırasıyla; birey, aile, zümre, sınıf, halk ve millettir. Tüm bu kümeler birbirlerinin bir parçası olmakla beraber dar anlamda birbirlerinden ayrışan niteliklere sahiptir. Bu organizasyonu hem bir zincir hem de bir kümeler bütünü olarak tasavvur edebiliriz. Birey mefhumu, manası ve vazifesi itibariyle hem zincirin ilk halkası, hem de mevzubahis bu kümeler bütünün en içte kalan kısmıdır.

İnsanoğlu kendisinden başka birisiyle sosyal olarak iletişim ve etkileşim kurmaya başladığı andan itibaren birey olma vasfına yükselir. Sosyal etkileşim birey olma vasfının teşekkülü için tek koşuldur diyebiliriz. Çünkü mevcudiyetine kendisi hariç başka bir ferdin müşahit olmadığı kişiye birey denemez. Doğada tek başına müstakil bir şekilde herhangi bir bireyle sosyal veya ekonomik etkileşim kurmayan veya çeşitli sebeplerden dolayı içtimai cemiyetlerden azade olan kişinin insan olmasından mütevellit tek vasfı tabiatın bir parçası olmaktan öteye gidemez. Etkileşimin tecellisinden itibaren kişi, diğer birey ve bireylerden ayrışmaya başlar. Sosyal ağ içerisinde kendisine özge bir yer ve kendisine mahsus bir kimlik edinir. Hür irade ile pekişen bu özgelik kişiye sosyete içerisinde bir tanım kazandırır. Bu tanıma binaen kişi insan olma vasfının üzerinde birey olma meziyetine erişir.

Birey olma meziyetinin ise pek tabii beraberinde getirdiği bir takım kazanımlar ve mesuliyetler vardır. İnsanoğlu sosyal bir hayvandır. Sosyalleşme insanın hayati gereksinimlerinden biridir. Kişi birey olma meziyetini edindiği andan itibaren doğal olarak içtimai bir cemiyetin veya zümrenin de bir parçası olur. Birey, bu cemiyet veya zümre vesilesiyle hususi emelleri doğrultusunda oluşturduğu amellerini ifa etme imkânı bulur. Bu ameller bazen gayriihtiyarî olarak bazen de ihtiyari olarak biçimlenir ve gerçekleşir. Aynı zamanda bu ameller her ne surette ortaya çıkarsa çıksın her halükarda kamunun yarattığı kaidelerin çizdiği hudutların içerisinde meydana gelmektedir.

Toplumların süreç içerisinde maşeri birikim ve tecrübesinin neticesinde oluşturduğu bu hudutlar birey olma vasfına yükselmiş kişinin üzerinde bir denetim mekanizması mahiyetindedir. Bu denetim mekanizması gelenek, töre, moral ve hukuk gibi farklı işlevler doğrultusunda tesmiye edilse de hepsi geniş anlamda aynı vazifeyi üstlenmektedir. Bu vazifenin neticesinde toplum kimi içerisine dâhil edeceğini ve kimi kendisinden hariç tutacağını belirler. Topluluk halinde yaşamanın ilk şartı ahengi bozmamaktır. Birey toplum tarafından inşa edilmiş bu kaideler bütününe muhalefet ettiği andan itibaren maşeri bir reaksiyon ile karşılaşır.

Muhalefetin büyüklüğü ve yarattığı sonuçların değerlendirilmesi neticesinde iki farklı reaksiyoner eylem ortaya çıkar. Bu eylemlerden ilki marjinalize etmektir. Toplum, bireyin toplumsal kaidelere muhalif bir tavır gösterdiği ancak bu muhalefetin ahengi bozmayacağı kanaatinde ise bireyi marjinalize etme yoluna gider. Kişi tam olarak toplumsal yapının dışına atılmasa da bu yapının merkezinden uzaklaştırılarak periferiye itilmektedir. Birey bu noktada esasen halen toplumun bir parçası olmayı sürdürse de toplumsal yaşamın dışında varlık göstermektedir. Bu gibi benzer sebepler ile toplumsal yaşamın dış halkalarına itilen kişiler arasındaki etkileşim ise zaman içerisinde marjinal zümrelerin oluşmasına sebep olur.

Mevzubahis bu reaksiyonlardan ikincisine ise aforoz diyebiliriz. Buradaki aforoz kavramı dini bir mefhum olmaktan ziyade daha çok sistem dışına atılma anlamına gelmektedir. Toplumun kanaati bireyin toplumsal kaidelere gösterdiği muhalefetin içtimai ahengi bozacağı yönünde gelişir ise bu aforoz eylemi meydana gelmektedir. Sistem dışına atma olarak tanımladığımız aforoz neticesinde birey toplumsal çevrelerin tamamen dışına atılarak cezalandırılır. Bu cezalandırma eylemi müsebbibiyle bugün hukuk adını verdiğimiz sistem teşekkül etmiştir.

III. MAŞERİ HAFIZANIN AKTARIMI VE AİLE

Bireyin hayatında ilk defa bu toplumsal kaideler ile tanıştığı yer ise ailedir. Aile adıyla tesmiye ettiğimiz bu grup bireyin sosyolojik ve ekonomik etkileşimlere ilk defa müdahil olduğu kurumdur. Aile mefhumu insanoğlunun ilk çağlarından itibaren süregelen bir olgudur. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının hakim olduğu asırlardan itibaren kimi zaman çekirdek, kimi zaman geniş, kimi zaman da daha kompleks bir hale gelerek sülale, aşiret ve kabile benzeri formlarda karşımıza çıkan aile mefhumu, sosyolojik bir yapı olmasının yanında ekonomik de bir yapıdır. Birbirine alt-üst kan ve soy bağı ile bağlanan bireylerden mürekkep bir cemiyet olan aile, insanoğlunun hayatta kalmak için ürettiği çözümlerden birisidir. Başka bir deyişle esasen bir hacettir. Çünkü tabiat koşullarında kişinin tek başına hayatta kalma mücadelesini sürdürmesi bir hayli zordur.

Homo Sapiens’i hayvanattan ayıran en mühim ve belirgin husus evrimsel sürecinin onu getirdiği yer dolayısıyla üstün bir organize olabilme yeteneğidir. İnsanoğlu bu organize olabilme kabiliyeti vesilesi ile zorlu tabiat şartlarında mevcudiyetini sürdürerek hayatta kalabilmiştir. Homo Sapiens’in oluşturduğu bu organizasyonlardan en temel olanı ise ailedir. Mevzubahis bu cemiyet, bugün algıladığımız aile kavramının iptidai bir formu olmakla beraber hemen hemen aynı vazifeleri üstlenmiştir. Çağların değişmesinden mütevellit insanoğlunun varlığını sürdürdüğü koşullar ve tehlikeler hayli değişmiş olsa da aile mefhumunun üstlendiği vazife çok temel bir ihtiyaca binaen teşekkül etmiştir.

Aile müessesesi, kendisini oluşturan bireyleri harici risk ve tehlikelerden muhafaza etmeye çalışır. Kişinin diğer kişiler ile girilecek hayatta kalma rekabetinde elemine olmaması için bazı fonksiyonları bireyin yerine üstlenir. Kişi doğduğu andan itibaren evrimsel süreç vesilesiyle geliştirilen içgüdüsel bazı hayatta kalma tekniklerine sahip olsa da insanoğlunun maşeri hafızasında muhafaza edilen ve nesiller boyunca aktarılan, uzun yılları boyunca karşılaşılan sorunlar doğrultusunda üretilen çözümlerden mahrumdur. Bu çözümler kişiye yalnızca halihazırda etrafında olan ve hayatta kalabilmeyi başarabilmiş başka kişiler tarafından aktarılabilir. Mevzubahis bu aktarım ilk olarak aile müessesi tarafından yapılmaktadır. İnsanoğlunun iptidai çağlarından itibaren günümüze kadar süregelen zaman aralığında bu aktarım fonksiyonu her daim ilk olarak aile adını verdiğimiz müesseseler tarafından üstlenilmektedir.

Maşeri hafızanın aktarım ameli yalnızca hayatta kalma teknikleriyle alakalı değildir. İçtimai yaşamın hacetleri ve kültür de bu aktarımın birer konusudur. Kişinin birey olma sürecinde ihtiyaç duyacağı tüm temel sosyolojik ve ekonomik malumat aile tarafından aktarılmaktadır. Bireyler içtimai hayatta neler yapabileceklerini ve neler yapamayacaklarını, neleri neden yapmaları gerektiğini, neyi neden yapmamaları gerektiğini, neyi nasıl yapabileceklerini ve neyi nasıl yapamayacaklarını, ne yaptığında ne ile karşılaşacaklarını ve ne ile karşılaşmayacaklarını büyük ölçüde ailenin ifa ettiği bu aktarım vasıtasıyla öğrenmektedir.

Aile müessesinin namevcut olduğu bir toplulukta kolektif bilgi birikiminin erken yaşlarda aktarılma mevzuu söz konusu olamayacağı için içtimaileşme de gözlemlenemez. Böyle bir insan topluluğunun ise hayvanat âleminde rastladığımız iptidai organizasyonlardan pek de bir farkı kalmamaktadır. Çünkü böyle bir senaryoda yapılan aktarımın konusu yalnızca temel hayatta kalma teknikleri olmakla beraber maşeri hafızada geliştirilen ve muhafaza edilen malumat birikiminin aktarımından bahsedilemez. İnsanoğlu ve hayvanatın ayrışmasındaki en mühim farklardan birisi de bu husustur.

Aile müessesi tarafından bireye aktarılan bu malumat ekseriyetle kültürel öğeler ile alakalı olmakla beraber ahlaki motifler şeklinde de mücessem olmaktadır. Kimi zaman ahlaki bir norm, kimi zaman kültürel bir davranış kalıbı gibi çeşitli formlarla akseden bu malumat birikimi nesiller boyunca süregelen bir tecrübe havuzunun tezahürleri olmakla beraber aynı zamanda içtimai ahengin müessisi ve birey ile toplumun geçmişle kurduğu irtibatın sağlayıcısıdır. Aile mefhumunun bir diğer mühim fonksiyonu da burada tecelli etmektedir. Aktarılan bu malumat birikiminin bakiyesinde olan ahlaki motifler, bireyin yaşadığı topluma karşı bir aidiyet ihtisası ve mesuliyeti geliştirmesini sağlar. Bu ihtisas ve mesuliyet toplumların işleyişindeki ahengin tesis edilmesi için hayli yüksek bir ehemmiyete sahiptir.

Mevzubahis bu ihtisas ve mesuliyet neticesinde kişi dâhil olduğu içtimai yaşamın kaidelerine uymaya itilir. Bireylerin içtimai kaidelere tabiiyeti ekseriyetle içtimai mücazat ile sağlansa da tek başına yeterli değildir. Kişi, kendi iradesi ve tasarrufuyla da bu kaidelere riayet etmeyi seçmelidir. İçtimai mücazat ekseriyetle bu ahengi tesis etme hususunda muvaffak olsa da mutlak bir tahakküm sağlayamamaktadır. Mevzubahis bu içtimai murakabenin içtimai yaşamın her köşesine nüfus edememesinden ve içtimai mücazatın tesir edemeyişinden doğan toplumsal işleyişin ahengini bozabilecek muhtelif vakaların da engellenebilmesi gerekmektedir. Bu vazifeyi ise kişinin yaşadığı topluma karşı duyduğu aidiyet ihtisasından neşet eden iradi murakabe üstlenir. Bu iradi murakabe esasen mücerret bir mefhumdur. Bu mefhumun form kazanmış hali ise ahlak, etik gibi isimler ile tesmiye edilir.

Bu aktarımın bir diğer konusu ise yukarıda bahsettiğimiz yaşanılan topluma olan aidiyet ihtisası ve mesuliyetinin de temelini oluşturan harstır. Hars, aynı zamanda bir toplumun kimliğini de oluşturur. Bu kimlik, kişilerin dünyayı algılama ve yorumlama, sorunları tespit etme ve çözme ve hatta kişilerin kendilerini algılama ve tanımlama gibi kabiliyetlerine tesir etme özelliğine sahiptir. Harsi kimliğin niteliklerinin namevcutluğu veyahut tahribatı gibi ahvallerde maşeri vicdan ve halk olma bilincini de hızla yitirilir. Kişi, dünyayı kendisiyle aynı, benzer veyahut yakınsar bir nokta-i nazardan bakanlar ile bir bütünün parçası olduğu kanaatine ulaşılabilir.

Bahsettiğimiz bu nokta-ı nazarı iyi anlamak mühimdir. Kişilerin arasındaki eğitim farkı, yöre farkı, ekonomik gelişmişlik farkı ve her nevi görüş farklılıkları bittabi bakış açılarında da bir farklılaşmaya sebep olmaktadır. Lakin bu fark horizontal bir mahiyete sahiptir. İki birey arasındaki fark ne kadar artarsa artsın müşterek bir içtimai yapıya mensubiyetten bahsediliyorsa kişilerin nokta-i nazarları da bir noktada elbet birbirlerine paralel veyahut kesişir olacaktır. Aynı kara parçası üzerinde yaşayan ve aynı halka mensup iki birey birbirlerinden tam anlamıyla bağımsız düşünemez. Çünkü soysal ağların varlığı sebebiyle mutlak bir tesir vuku bulmaktadır. Aynı halkın azası olan iki zümre artık birbirinden tamamen bağımsız düşünmeye başlamış ise aradaki sosyal ağlar bütünüyle yok olmuş demektir. Aralarındaki sosyal ağları yitiren zümreler ise artık aynı halkın azası değildir. Aidiyet ihtisası ve bu ihtisastan doğan mesuliyetlerin temelini teşkil eden harsi kimlik ve harsi öğeler kişiye ilk olarak aile tarafından aktarılmaya başlar.

Aile, yukarıda bahsettiğimiz fonksiyonları sebebiyle halklaşma ve milletleşme sürecinin ilk adımı olma mahiyetine sahiptir. Aile müessesi günümüzde Türkiye’de Siyasal İslamcılar ve İhvancılar tarafından kendi kısır görüşleri doğrultusunda yapılan propagandalar ve üretilen politikalar ile içeriği boşaltılmış ve “muhafazakar” yaşam tarzının bir materyali haline getirilmiş ise de asri çağda varlığını sürdüren toplumların mevcudiyetlerini muhafaza etmeleri için birincil gereksinimidir.

IV. İRADİ CEMİYETLER VE SOSYAL AHENK

Halk müessesini bina eden üçüncü unsur ise zümredir. Zümre mefhumu, aile ve sınıf basamakları arasında konumlanmıştır. Lakin bu konumuna rağmen kendisini diğer basamaklardan önemli ölçüde ayıran bir mahiyete sahiptir. Birey, ailesini seçme konusunda herhangi bir iradeye sahip değildir. Bu tamamen tesadüfî bir olgudur. Birey, sınıfını seçerken de tam anlamıyla bir iradeye sahip değildir. Kapitalizm, kişiye bu seçim özelinde kısmi bir irade sağlıyormuş gibi gözükmektedir. Bu seçim mekanizması bazen kişiye dilediği sonucu getirmektedir ancak çok sayıda değişkenin istenilen sonuca uygun olacak şekilde çıktı vermesi gerekmektedir. Günlük hayatta pek tabii sınıf atlama hususunda muvaffak kişilere rastlamaktayız. Bu kişiler esasen kapitalizmin öz varlığını idame ettirebilmek için topluma sunduğu tavizlerdir. Bireyler toplum içerisinde şahit oldukları sınıf atlama vakalarını referans alarak sistemin çizdiği çizgilere tabii olmaya rıza gösterirler. Kapitalizmin sunduğu bu imkân da tesadüfî bir olgudur. Binaenaleyh, sınıf seçiminde de tam anlamıyla müstakil bir iradeden bahsedilemez. Lakin bireyin kendisini konumlandırdığı zümre tamamen iradidir. Kişi, hür iradesi ile toplum içerisinde dâhil olmak istediği zümreyi seçer.

Zümre mefhumunu halk müessesini oluşturan diğer basamaklardan ayıran tek husus iradenin mevcudiyeti değildir. Zümrelerde aile ve sınıf gibi katmaların sahip olduğu katı ya da yarı geçirgen hudutlar gözlemlenmez. Sınırlar tamamen geçirgendir. Bireyler hayatları boyunca farklı dönemlerde farklı zümrelerin bir mensubu ve hatta aynı anda birden fazla zümrenin bir parçası olabilirler. Bu sebepten dolayı zümreler birer müessese değil, birer cemiyettir. Dönemin koşulları doğrultusunda yeni zümreler oluşabilir ve eğer ki mevcut dönemin koşulları içerisinde mana ve işlevini yitirmiş ise bittabi yok da olabilir.

Peki, zümre nedir? Neden oluşur, neden varlığını sürdürür ve ne vazife üstlenmektedir? Bu suallerimizin cevapları halk müessesinin organizasyon mekanizmasında saklıdır. Halk müessesi mevcudiyetini sağladığı andan itibaren çok sayıda vazifenin ifa edilmesine ihtiyaç duyar. Toplumların varlıklarını istikrarlı ve sağlıklı bir şekilde sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu yegâne olgu içtimai ahenktir. İçtimai ahengin tezahürü ise taksim-i amaldir. Her birey sosyete içerisinde bir vazife ve mesuliyete sahiptir. Bu vazifeyi bir ödev gibi algılamamak gerekmektedir. Bu vazife esasen bireyin, toplumun ekonomik ve sosyolojik sistemlerinin işleyişi sırasında konumlandığı yer ile alakalıdır. Diğer bir değişle, bireyin üstlendiği içtimai roldür.

İçtimai rollerin bireye özgü olduğu söylenemez lakin bu rollerin adeti halkın nüfusu ve medeni terakkisiyle orantılı olarak artmaktadır. Medenileşme sürecinde muvaffak olmuş toplumlar, olamamış toplumlara nazaran daha kompleks işleyişlere sahip ve daha spesifik mevzular ile alakadar olmaktadır. İptidai bir topluluğun varlığını idame ettirebilmek için ürettiği veya ihtiyaç duyduğu her nevi çıktının az sayıda olmasına binaen oluşan roller de medeni toplumlara nispeten daha az sayıdadır. Zümreler, bireysel faaliyetlerin kolektif bir surete bürünmesinin neticesinde meydana gelmektedir. Mesleki, siyasi, idari, iktisadi, hukuki, içtimai, cinsi ve ananevi gibi birçok başlık ile tesmiye edilmektedir.

Zümre mefhumu tanımımızı birkaç misal ile kuvvetlendirelim; Modern devletin mevcudiyetini sürdürdüğü modern bir toplumda bireyler hayatlarının bir dönemini örgün öğretimin bir parçası olarak talebe ismiyle geçirebilir. Öğrenci cemiyeti tek başına bir içtimai sınıf teşkil edemez. Çünkü bu cemiyete aza girişi ve çıkışı sürekli ve süratli bir şekilde gerçekleşir. Hiçbir birey hayatı boyunca öğrenci olarak mevcudiyetini sürdüremez. Bireyler, hayatlarının bir döneminde bu cemiyetin bir azası olurlar ve hayatlarının başka bir döneminde bu cemiyetin haricinde kalırlar. Birey, iradesi doğrultusunda bu zümreye dâhil olabilir, terk edebilir veyahut bu zümrenin bir mensubu olmayı belirli bir vakte kadar sürdürebilirler. Kişi, öğrenci olarak geçirdiği süre boyunca öğrenciliğin gerektirdiği kaidelere uygun olarak hareket eder ve bu kaideler doğrultusunda belirlenen ödevlerini yerine getirir. Aileden farklı olarak da bireylerin arasında alt-üst soy ilişkisi yoktur. Bu zümreyi meydana getiren bireyler ekseriyetle toplumun farklı kesimlerindendir. Mevzubahis bu zümre hem mesleki hem de iktisadi bir niteliğe sahiptir.

Zümre mefhumuna hem hukuki, hem de içtimai bir örnek vermek gerekirse evliler bizim için iyi bir misal olabilir. Evlilik müessesi asri toplumlarda hukuki bir müessesedir. Aynı zamanda içtimai bir müessesedir. Evli bireyler, hukuk ve ananelerin belirlediği bir takım mesuliyet ve haklara sahiptir. Bu sebepten dolayı toplum içerisinde ve hususi hayatlarında yerine getirmeleri gereken ödevlere sahiplerdir. Kişiler diledikleri vakit evli olma vasfını elde edebilir, diledikleri vakit de bu vasfı terk edebilirler. Zümreler hakkındaki emsallerimiz bu yazımıza sığdırılamayacak kadar fazladır. Lakin esas odaklanılması gereken husus hangi zümrelerin mevcut olduğu değil, zümrelerin varlık sebebi, vazifesi ve kaideleridir.

Yazımızın önceki pasajlarında da belirttiğimiz gibi esas koşul iradedir. Zümre mefhumunu diğer başlıklardan ayıran mahiyet, dâhilliğin ve hariçliğin esas şartının bireyin iradesi olmasıdır. Bir sosyete içerisinde bir vasfa ve bu vasıftan doğan her nevi mesuliyet ve istihkaka sahip çok sayıda kişi varsa ve bu vasıf toplumun bir ihtiyacına binaen veyahut toplum içerisinde gerçekleşen bir faaliyetin neticesinde meydana gelmiş ise bir zümrenin varlığından bahsedebiliriz. Zümrelerin mevcut olmadığı bir topluluk durağan ve içtimaileşmenin olmayışından dolayı esasen bir yığındır. Toplumlar varlıklarını sürdürmek için istikrarlı bir işleyişe ve terakkiye ihtiyaç duyar. Toplumsal işleyiş ise zümreler arasındaki sirkülasyon faaliyetinin bir neticesidir. Terakki ise içtimai zümrelerin değişimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Zümresel yapıların oluşmaya başladığı ve devamında istikrarlı bir şekilde sayısının arttığı topluluklar halklaşma sürecinin son etabına ulaşmış bulunmaktadırlar.

Ancak bu muvaffakiyet beraberinde bir takım aksaklıklar da getirmektedir. Zümre mefhumu tesis edildiği andan itibaren içtimai ahengin ve taksim-i amalin de çalışmaya başladığını görürüz. Toplumlaşma ne ölçüde kuvvetliyse bu olguyu ihlal eden veya muhalefet eden topluluklar da o denli yüksek tesire sahip olur. Hukuki kaidelerinin dışında durarak onları ihlal eden veya bu kaidelere muhalefet ederek içtimai ahengi tehdit eden camialar oluşmaya başlar. İçtimai murakabe ve mücazatın ve de iradi murakabenin mücadelesinin konusunu da bu camialar teşkil eder. Modern sosyete ve devletlerde bu mücadele kültürel kaideler ve hukuk aracılığıyla toplum ve devlet tarafından sürdürülür. Sosyetelerin sağlıklı bir şekilde mevcudiyetini ve işleyişini sürdürmesi için mevzubahis bu mücadelenin istikrarlı ve tutarlı olması gerekmektedir.

Bu koşulların sağlanmadığı veyahut ihmal edildiği bir senaryoda ki bu ahval günümüzde oldukça sık rastladığımız bir örnektir, toplumu bina eden hukuk, ekonomi, kültür gibi sacayaklarının çürümeye ve en nihayetinde kendi içine çökmeye başladığını görürüz. Modern toplumlarda öncelikli hakem rolünü devlet üstlenmektedir. Devletin tasarrufunda bulunan hukuk müessesi, içtimai vicdan ve müşterek değer yargıları ile ihtilafa düşerse, mevcudiyetinin temel sebeplerinden olan toplumsal düzeni ve emniyeti tesis edemezse içtimai mücazat ve murakabe de yozlaşmaya başlar. İçtimai ahengin tesisi için yalnızca hukukun varlığının kâfi olmadığı unutulmaması gereken bir husustur. Eğer ki bireyler hukukun adil, eşit ve istikrarlı bir şekilde tesis edilmediği kanaatine varırsa toplumsal kabul ile kaidelere ve de dolayısıyla içtimai ahenge muhalif tavırların sergilenme oranı artar.

Koşulların bu şekilde geliştiği bir düzlemde toplumsal düzen hercümerç olmaya başlar ve en nihayetinde devlet meşruiyet temelini kaybederek gayrimeşru bir müessese haline gelir. Zümre olarak isimlendirdiğimiz cemiyetlerin ehemmiyeti bu noktada ortaya çıkmaktadır. Zümrelerin mevcut ve faal olmasından müsebbip meydana gelen içtimai ahenk, hukuki sistem ve müesseselerin hem kaynağı hem de dayanağı olma niteliğine sahiptir. Mevzubahis bu dayanak ise modern devletin en büyük meşruiyet kaynağıdır. Hülasa, zümreler devlet organizasyonun temel taşları olma vasfına sahiptir.